teoman
“biz büyür, dünya değişirken…”
‘teoman’a saldırmanın dayanılmaz hafifliği’ demişti emre karacaoğlu geçtiğimiz ayki açık mektubunda. biz de bu konunun üzerine gitmek istedik ve teoman’ı ofisimizin terasına davet ettik. tesadüfen ofisimizde bulunan ogün sanlısoy ile eski günlerden konuşmaya başladıklarında her şey daha da netleşti kafamda. zamanında sokaklarda bira içen ‘kötü çocuklar’dı onlar. filtre kahvelerimizin eşliğinde yeni gelen baharın tadını çıkartırken, kalabalık ve neşeli topluluğumuz yavaş yavaş dağıldı ve biz de puf minderlerimize yerleşip başladık röportajımıza…
-neden bu kadar üstüne geliyorlar senin?
kolay hedefim ben. yaşıtlarımdan ve türdeşlerimden, biraz daha önce çıktım galiba piyasaya. 96’da albüm çıktı, 98’de ikinci albümle biraz biraz ünlü oldum. 2000’de “on yedi” ile biraz daha fazla ünlü olunca hedef oldum. bugün alkol etiketi neden herkes içerken, benim üstüme yapıştı diye düşününce, beyoğlu’nda eskiden beri, alıştığımız gibi bira içerek görülen ilk ünlü oldum diye diyorum herhalde. ilginç geldi insanlara. sokakta bira içen ilk ünlü oldum diye belki de. oysaki bizim için çok normaldi. sen de dinledin demin eski anıları, hepimizi böyle büyüdük, böyleydik. ben, rock piyasasına erken girdim galiba, daha alışmamışlardı. bu sebeple etiket yapıştı üstüme, ben de bunun üstüne geri adım atmadım ama. inatçı oldum. öyle öyle resimlerim basıldı, konserlerde biralar gözüktü, o biralar zoomlanıp basıldı, sonra sigaralar görünmeye başladı. şebnem benden daha ünlüydü o zamanlarda mesela, ama o daha uslu biriydi. sokaklarda öyle dolaşmazdı. türkiye’de böyle bir yer olduğu için, aynı teraneyi çevirip çevirip vermekten mutlular. beyoğlu onlar için çok çekici bir yer de değildi o zamanlar üstelik. etiler, reina tarafları daha çekiciydi, şöhretlerin peşindeydiler. o isimlerin ise koca koca arabaları, etraflarında korumaları vardı. basınla ilişkileri danışıklı dövüş şeklinde gidiyordu. e benim kimseyi tanıdığı yok, tanımaya da niyetim yok. öyle gelişti her şey. kırılma noktası sanırım bir akşam mojo çıkışı yolda sızışım oldu. kaldırımda sızmışım, beni kaldırmışlar, hatırlamıyorum da. o onlar için iyi malzeme oldu. tek yanlışım deniz akkaya ile reina’ya gitmekti. o zaman hem zampara hem alkol meraklısı oldum. yoksa sen de biliyorsun işte kimsenin farkı yok. albümler çok sattı. son zamanlarda benim de vukuatım oldu. bodyguard’sız çıktığım her zaman da bir olay oldu zaten. en son bu yumruk meselesi... gerçekten bayılıyorlar bence. bakma, ‘basına vurulur mu’ diyorlar ama ağızlarının suyu akıyor. ‘ne yapmam lazım sizden kurtulmak için diyorum’ ‘vurmanız lazım’ diyorlar. ben ne yapayım ki daha?
-daha önce bana, bu kadar ünlü olmayı beklemiyordum demiştin. bu kadar ün, sende neleri değiştirdi? aradan geçen yıllarda katlanan şöhret ne götürdü, ne getirdi?
evet öyle. hiç beklemiyordum bu ünü. ogün mesela işte, çok yakın arkadaşım benim senelerdir. müziğe başladığımız o yıllardan beri tanışırız ve o zamanlar, müzikal açıdan da umudumuzun olmadığı zamanlardı. umutsuz da değildik, beklentisizdik demek gerek. ben birinci albümümü yaptığım zaman, ileride bir gün 20.000 satan bir albüm yapabilirsem eğer – şimdilerde 20.000 çok iyi bir rakam gerçi de- işte bir de haftada bir, bir bar programı da yapabilirsem kiramı ödeyebilirim herhalde diye düşünüyordum. birden bire olaylar değişti bambaşka bir yere geldi, elimden kaçtı o ipin ucu. ne değişti? büyük bir ekonomik özgürlük geldi. hiçbir zaman planladığım bir şey değildi ama şikayetçi de değilim elbette. şimdi istediğim gitarı alabiliyorum artık. o zamanlar ki gibi demo yapmak için gitarımı satmama gerek yok. heveslerimi giderdim, gittim ingiltere’ye albüm kaydettim. benden bir hafta önce bob dylan’ın kayıt yaptığı stüdyolarda çalıştım. bu gibi şımarıklıklarım oldu, hevesimi giderdim. (gülüşüyoruz ve ardından ciddiyetle devam ediyor.) üstelik, ünümün fazlalığıyla, müzikal etkim arasındaki orantıdan çok memnun değilim. türkiye’deki herkes tanıyor ama herkes konserime gelmiyor, albümlerimi almıyor. bu büyük bir fark. benim idealim benim konserlerime gelenler, albümlerimi alanlar beni tanısın. aramızda bir bağ olsun. geride kalan insanların beni bilmesine gerek yok. ama elbette 60 yaşında bir taksicinin gelip de ‘ya ben seni çok seviyorum’ diyip sarılması başka bir duygu. bir tür halk kahramanı oluyorsun. o yumruktan sonra daha da oldum hatta. :) ama bunun böyle olmasına gerek yoktu. bizim standartlarımızda çok satmış bir isim olabilirim ama coşkun sabah’ın albümü benimkinden çok daha fazla satmışken o rahat rahat yaşayabiliyor. en fazla sattığım rakam 500 – 600.000 olmuşken, ben onlardan daha zor bir yüzü ile yaşıyorum şöhret olmanın.
-içindeki çocuk ne kadar etkilendi bunlardan?
bir süre havaya girdiğimi kabul edebilirim. işlevsel olduğu için kabullenmiştim bu havayı. artık barlara girerken dam sorulmuyordu, sırada bekletilmiyordum, işte arabam yoktu, zaten araba kullanmayı da sevmiyordum, şimdi şoförüm var. bu gibi avantajları var. veya bugün noter evime geldi, benden bir imza aldı gitti. bankaya gitmiyorum, herhangi bir kuyrukta beklemiyorum. bunlar değişimler. içimdeki çocuğu korudum sanıyorum. pek bir şey gitmedi benden. ilk albümümü 29 yaşında çıkarmış olmamın da etkisi olabilir. paradan anlamazdım, hala anlamıyorum. funda, menajerim, bana harçlık veriyor, çıkıyorum bütün paramı bitirip, dönerciden 20ytl borç alıp eve dönüyorum. hemen hemen aynı şekilde yaşıyorum.
-zamanla kardelenler, papatyalar yok oldu da yerine aşkın, ayrılığın bambaşka bir yüzü geldi sanki? daha umutsuz, daha mutsuz?
birinci ve ikinci albümlerimde ben daha müzikal şeylerin peşindeyken sonradan daha içeriğe yöneldim. müzik tarzını şarkı içeriğine göre yapmaya başladım. mesela ‘on yedi’ şarkısı pop-rock bir parça. böyle bir şeyi birinci albümüme koymazdım ben. o zamanlar müzik daha önemliydi benim için. müziği yapıp sözleri üstüne bir çırpıda yazıveriyordum. her ne kadar birinci albümümü çok sevsem de amatör bir albüm olduğunu düşünüyorum şimdiye göre. iyi bir şarkı yazarının albümü değildi o albüm. sonradan içeriğe daha dikkat ettim, müziği içeriğe göre biçimlendirmeyi seçtim.
-o halde, gerçek sen daha sonraları mı ortaya çıktı? daha depresif sen?
evet, çünkü öncelik sırası onlara geçti. elbette daha önceleri de kendimi yansıtıyordum ama öncelik onlarda değildi. sonradan en içime inip, en derinimdekileri çıkardım onlara müzik yaptım. averajdan uzaklaşacaksam eğer, içimdeki en karanlık yerlere gitmeliydim. sevdim seni, sen terk ettin beni gibi şeyler yok aslında. yalan. kimse beni terk etmedi. veya terk ettiyse de suçlusu benim işte. ama birinci albümde ‘kardelen, uçup gittin elimden’ diyorum, halbuki uçup gitmesinin nedeni bendim. üçüncü albümde mesela ‘iki yabancı’yı yazdım. o zaman gerçek oldu onlar. kıza suç atıyordum, şebnem’de seslendirdiği bölümde, senin hatırladıklarından daha başka benim hatırladıklarım ama diyor ve aslında orada fırçayı kız atıyor bana. orada daha gerçeğe göndüm, daha karanlık taraflara döndüm. müzikal anlamda da, o şarkı içerik bazında nasıl en iyi biçimiyle anlatılacaksa o şekilde yaptım. illa distortion gitarlar koymak zorunda değilim diye düşündüm, ‘on yedi’ şarkısı 17 yaşında birisine yazılmış bir şarkıydı, tuttum ona piyanolar koydum. o yaşın gereğini yapmaya çalıştım içeriğim o olduğundan. şimdi de öyle yapıyorum. mesela ‘en güzel hikayem’ çok depresif bir şarkı sözüydü onu en güzel 10,5 dakikalık uzun bir müzikle başka bir düzenlemeyle anlatabilirdim. bu iki parçayı yan yana koyarsan eğer, müzikal bir bütünlük kesinlikle yok. ama benim ikisi de. fikrim değişiyor sürekli. şimdi mesela, daha müzikal bir tarafa döndüm. beni uzun süredir dinlediğimde heyecanlandıracak müzikler yok. heyecanlanacağım bir şeyler arıyorum. ben o grunge devrini kaçırmış birisiyim, grunge çıktı ne olduğunu anlayamadım. hiçbir zaman da içime sinmedi. ben glam’e kaydım, daha u2 rem tarzını benimsedim, içeriğe döndüm. grunge’ı kaçırdıktan sonra, zaten metallica türü müziği hiçbir zaman sevemedim, ya çok eski judas priest veya billy ıdol zevklerinde kaldım ya da daha da geriye gidip 60’lı yılarlın müziklerini kullandım. tüm müzik tarihini yeniden gözden geçirip ben aslında neyi seviyorum diye araştırma safhasındayım. şimdi büyük bir müzikal arayış içersindeyim çünkü şarkı sözü yazmak benim için artık 5 dakikayı bulmuyor.
-samimiyetinden bir şey kaybetmiş oluyor musun sence? yoksa daha da mı samimi oluyorsun?
başka bir şey katıyor bence. an belki de en önemli şey. 1,5 dakikalık bir şarkım var ‘ayna’ diye, ben o şarkıyı gerçekten 1,5 dakikada yazdım. bir tane melodi buldum, başına da geçtim gecenin bir vakti ne hissediyorsam onu yazdım. hiç de oynamadım üstünde bir daha, hiçbir yerini değiştirmedim. samimiyetinden hiçbir şey kaybetmiş olmuyor, tersine o an onu hissediyordum onu yazdım. ama ben bu samimiyet meselesine pek takılmıyorum. ‘on yedi’ şarkısıyla çok uğraştım ben mesela. istediğim bir yer vardı oraya gidebilmek için çok uğraştım. üç tane ayrı ‘on yedi’ şarkısı yaptım. üçüncüsünde yapmak istediğim şeyi başardım ve kullandım. bunun uzunlukla, kısalıkla, uğraşmakla pek alakası yok sanırım. samimiyet fikrine, hatta kelimenin kendisine bile pek inanmıyorum. geçmişe bak bir, dünyanın ayılıp bayıldığı o led zeppelin’i yerden yere vuran kritikler var. robert plant için kız götürmek için müzik yapıyor denmiş. o kadar çok şey var ki. bob dylan için acayip kötü şeyler yazılmış, ilk elektriğe döndüğü zaman akustiği bıraktı diye hain damgası vurmuşlar. ben onları bildiğim için baştan beri bu samimiyet fikrini kendimden uzak tuttum. kendi istediğim şeyi yaptım.
-sen o şarkıları yazan, söyleyen adam mısın gerçekten? gerçekten aşk acısı çektin mi? ‘çölde çay’ en sevdiğin film, ‘gönülçelen’ en sevdiğin kitap mıdır?
bir tarafım o tabii ki. ama şarkılara yansımayan bir sürü zibidiliğim de var. aşk acısından nefes alamadığım zamanlar oldu. ‘çölde çay’ filmine bayılırım. bertolluci’yi çok severim. debra winger’a çocukluğumdan beri aşığımdır zaten. ‘gönülçelen’ en sevdiğim kitaptır. sevdiğim şeyleri birilerine de sevdirmeyi sevdiğim için onları paylaştım zaten. mesela ‘gönülçelen’ hakikaten öyle hissettiğim için yazdığım bir parçadır. kız arkadaşım bana hem çok kırılgan olduğumu, her şeye üzüldüğümü aynı zamanda da berbat bir adam olduğumu ve herkesi kırdığımı üzdüğümü söylüyordu. bir de o kitabın bir bölümü vardır, birisine onu anlatırken halen ağlayacak gibi olurum. çocuğun kardeşinin ölümünü anlattığı bölüm, arabesk taraflarına bulaşmadan, gereksiz melankoliye girmeden sadece o gün bütün camları kırdığını söyler. o bölümü kaç kere okuduğumu hatırlamıyorum. kitabın bende kaç değişik versiyonu var, onu da bilemiyorum. kapağı değişikse, ikinci baskıysa, ismi değiştirilerek basıldıysa – daha sonra çavdar çocukları tarlası- ismiyle yayımlandı, amerika’da bulduğum değişik versiyonları, isveççesi, fransızcası –o dilleri bilmiyor ve okuyamıyor olsam da- var. amerika’da birinci baskısını buldum, 15.000$’dı, ona kıyamadım. :) o kitap başka bir yerde benim için.
-sartre’ın bahsettiği ‘bulantı’yı duydun mu hiç, yabancılaşmayı birebir deneyimledin mi? (durup dururken aklıma gelen bu soru, kafamın bir tarafının hala tezimle meşgul olduğunu, hala aynı isimlerin ve aynı soruların dönmekte durduğuna işaretti.)
‘bulantı’yı ilk okuduğumda, benim hissettiğim şey buymuş demiştim. 17 18 yaşında zaten tam varoluşçu olduğum dönemler. camus’dan sartre’a, kierkegard’a hatta dostoyevski’ye tam anlamıyla beni anlatıyor bunlar demiştim. işte ‘yabancı’da adamın gözüne güneş ışığının girmesi ve sonra birini öldürmesi veya ‘bulantı’da o taşı kavradığı zaman hissettiği şey, hissettiklerimdi. birinden nefret ediyorum dediğimde mesela, midem bulanıyor. o bulantı hissi o. sonradan ‘sürpriz’ şarkısında ‘galiba dünya tuttu’ dediğim yerde ‘bulantı’dan bahsediyorum. hakikaten o bulantıyı duyumsarım. nefret edemem çünkü öyle bir duygum yok ama bulantıyı hissederim.
-varoluşçulukla aklımı bozduğum tez zamanlarımdan beri kafamı kurcalayan soru, varoluşçu olup olmadığım. sen, hala, varoluşçu musun?
şimdi öz mü önce gelir varlık mı, yoksa varlık vardır öz sonra gelir çık işin içinden çıkabilirsen. eskiden varoluşçuydum evet, şimdi ise daha orta yolu buldum sanırım. genelde öyle oluyor bende zaten. önce bir tezi savunuyorum, sonra antitezini kurcalıyorum, son olarak sentezlerine yöneliyorum. genler diye bir şey var, yadsıyamam. o kadar ilginç ki, ben, babam gibi gülüyormuşum. ben 2 yaşındayken öldü. onun hareketleri varmış bende. demek ki öz vardı bende. yaşadıklarımdan etkilendim, toplumdan etkilendim. benimle aynı şeyleri yaşayan aynı şartlarda olan insanlarla olmadığı kadar, benimkinden alakasız hayatlar yaşayan insanlarla aynı noktada buluştum. demek ki ortada bir nokta var. ben artık hiçbir şeye tam anlamıyla inanmıyorum. her şey olabilir ve değişebilir. 17 18 yaşında, her şeyi bilirim edasında her şeyi reddedebiliyorsun. tanrıya inanmıyorsun, rasyonel olmayan şeyleri yadsıyabiliyorsun. hele ki yabancılaşma ve topluma uyum sağlayamama, sudan çıkmış balık gibi hissetme durumunda tüm bu isimler bana uyuyordu. hala uyuyorlar mı? biraz.
-intihara yaklaştın mı hiç?
yok. ben intihara meyilli birisi değilim. bu biraz marilyn monroe tarzı. üstüne gazete örtülmüş, kanlar içindeki bir teoman bana yakışmaz, daha janti olmak istiyorum ölümümde. bu ego ile ilgili bir şey sanırım. bir de yenilmiş olmak hoşuma gitmiyor, hangi konuda olursa olsun.
-vatandaş teoman ile şöhret teoman kavga ediyor mu kendi aralarında?
şimdi manzaralı güzel bir evim var cihangir’de. vapurlara bakıyorum bakıyorum, hasta oluyorum ama yıllardır o vapurlara binemiyorum çünkü rahat olmayacağım. çok yakın arkadaşlarımın tekneleri var, al bu tekneyi çık dolaş. al istediğin arkadaşlarını diyor. ama o, vapura binmekle aynı şey olmuyor. toplu taşımacılığı severdim zaten. mesela otobüslere binersin, atarsın biletini. en ideali de o sağdaki tekli koltuklardır. pazar sabahı bomboş olurdu o otobüsler, anneme giderdim çamaşırlarımı yıkatmak için bırakmaya. öbür hafta da gider alırdım. artık bunu yapamıyorum. cannes film festivaline gitmiştim, halk plajına gittim orada. yanımda arkadaşlarım vardı, şortumla denize girdim, çıktım betona yattım. yanıma da bir meyve suyu aldım. kimse bana bakmıyordu. o hissi mesela çok ama çok özlemişim. konforu seviyorum ama lükse gerek duymuyorum. burası mesela (eliyle, rengarenk puf yastıklı terasımızı işaret ediyor) konforlu bir yer ama lüks bir yer değil.
-hatırladığın ilk idolün kimdi?
elvis presley!!! çok sonraları bob dylan, bruce springsteen, leonard cohen hattını çok sevdim. hem içerikte tutarlı bir tavırları vardı hem de bir şekilde insanları etkiliyordu. özellikle bob dylan bir şeyi tam elde edecekken, şaşırtmaca yapıyordu. pek çok isim geldi geçti aradan ama bahsettiğimiz gibi o sevdiğin idol aldığın şeyleri iyice yediremezsen kendine, entegreyi iyi yapamazsan bir yanın bir yanını tutmaz oluyor. tüm çelişkileri ve farklılıkları bağdaştırmak zorundasın. bryan ferry’e bayılırım mesela. şimdi amy winehouse’ı kollayan bir robbie williams, gidip de napster’la uğraşan bir lars ulrich gibi birinden daha rock’n roll geliyor bana.
-tutarlı ve dengeli biri misin?
hiç değilim. akıl sağlığımı korumak için dengeli olmaya çalışıyorum, süper ego bunun için var. egom başka başka taraflara tabii ki sürüklüyor beni ama bunu dengelemeye çalışıyorum. kimi zaman kendini çok önemseyen bir adam oluyorum, kimi zaman kendimi hiç hesaba katmıyorum. yaşın getirdiği durum da var. sanırım kendimi ciddiye almıyorum pek. koskoca bir medeniyet var. sanıyorum 180 200 milyar insan geçmiş -ben daha fazla sanıyordum- onların yanında ben neyim ki diyorum. ben çok satan albümler satıp bilmem kaç bin kişiye ulaşsam da koskoca bir çölde bir kum tanesiyim biliyorum. (duruyor ve gülümseyerek devam ediyor.) ‘yaşamın kısa olduğunu bil ve hayatı çok ciddiye alma'cılardanım ben.
-hayatın boyunca seni en çok etkilediğini düşündüğün olay ne olmuştur?
insanı en çok etkileyen şeyler küçüklükte olan şeylerdir. ben babamın ölümü diyemeyeceğim ama onun hayatıma yansımasından çok etkilendim. o hüznü sevmezdim. yani ben de hüzünlenirdim. etrafımdaki herkes babamı çok severmiş, annem için de öyle. gözbebeğiymiş. yıllarca babam için ağlayan, zor koşullarda beni büyütmeye çalışan aynı zamanda sinirsel olarak da güçsüz, antidepresanlarla yaşayan bir anne etkiledi elbette. onun dışında babamın olmadığını söylediğimde insanların hüzünlü bakışlarına maruz kalmayı sevmezdim. saklardım da zaten. sevmezdim. baba figürü ile ilgili bir konu açıldığında hemen kaçardım oradan.
-bunun ilişkilerine yansıdığını fark ettin mi hiç? acısını çıkarttın mı sevgililerinden?
çıkartmışımdır herhalde. insan çok eskiden olan bir şey ile, mesela 5 yaşındaki ile 25 yaşındaki arasındaki bağlantıyı tam kuramıyor ama noktaları birleştirip bambaşka yerlere varabiliyor.
-eksik puzzle parçalarını birleştirmek zaman alıyor sanırım. ruh sağlığını korumak için ne yapıyorsun? yoga, meditasyon?
bir takım yöntemlerim var. mümkün olduğunca beni sinirlendirecek şeylerden kaçıyorum. dönem dönem yan destek alıyorum. depresyona çok çabuk giriyorum. minör depresyonlarım senede iki kere oluyor, majör depresyonlarım 5 senede bir. üçüncü majör depresyonumdaydım, çıktım. şimdi keyifli bir dönem başlar benim için. ardından sonbahara doğru minör depresyonum başlar. mevsimlere de bağlı benim depresyonlarım, bu nedenle kış aylarını artık istanbul'da geçirmek kesinlikle istemiyorum. sıcak ve daha rahat yine dostlarımın olduğu yerleri seçeceğim. kim nereye giderse peşinden gidiyorum zaten veya ben nereye gidersem iki arkadaşımı alıp gidiyorum. ben orada kendimi yalnız hissetmeyeyim diye. yoga'ya gelirsek, yıllarca o tip şeylerle dalga geçmiş birisiyim ben. 84 yılında meditasyon yapmaya başlamıştım, çok da iyi gelmişti ama daha sonraları uzaklaştım nedense. daha rasyonel şeylere merak saldım. çakralardan bahseden herkesle dalga geçtim, yoga yapmayı çok kız işi buldum. fakat bu sene, yoga hocası bir arkadaşım tuttu kolumdan, ‘sen bir gel bakalım ya’ diye iki gün yoga yaptırdı bana. bir baktım ki inanılmaz iç huzur veriyor bana. fakat bir serserilik anımda belimi incittim. yoga'ya inanıyorum sanırım artık. küçücük bir mat üzerinde insanın kendisiyle baş başa kalması fikrine sıcak bakıyorum. yoga kitapları aldım. zaten bu benim bir şeye başlamamın ilk adımı odur. onun içeriğini ve gerçekliğini öğrenmem, araştırmam lazım. yoksa en iyi yoga hocası gelse de şunu yap bunu yap dese, ben yapamam o işi. yoga yapmaya niyetim var yani. yapan arkadaşlarımda da çok olumlu değişiklikler gördüm. hem fiziksel hem psikolojik olarak.
-(şöhret isimler geçidi oldu kafamın içinde, sormadan edemedim.) demin sen söyledin, ben de çok severim kendisini marilyn monroe mesela, beraberinde hep alkol uyuşturucu ve intiharı taşıyor gibi. buna bir neden bulabiliyor musun sen? öyle çok örneği var ki.
bir yerden sonre 'eeeee' diyorsun. ‘e nolucak’ şimdi diyorsun. ben mesela şu an bulunduğum noktayı hayal etmiş birisi değilim. hayal etmediğin bir noktaya ulaşınca o sana büyük bir zevk vermiyor. marilyn monroe veya marlon brando, öyle zor hayatlar yaşamışlar ki. şöhret de eklenmiş. ilaçlarla iyi olursun sanıyorsun, ama onlar seni iyileştirmiyor. marilyn de marlon'da bir numara insanlardı ama mutsuz insanlardı. sting mesela antidepresanlarla yaşıyor. bir de insana gidecek yer kalmıyor. çocukluktaki büyük hayaller de önemsiz kalıyor, zaten az çok da yaklaşmış oluyorsun. bana mesela grammy verseler de artık umursamam. ne olacak ki, benim için grammy’nin x bir müzik ödülünden farkı yok. bütün ödüllerim annemde duruyor. roxy müzik ödülü'nü de geri göndermeyi düşünüyorum zaten. o ödül yüzünden teoman'ın adını biz duyurduk diyip duruyorlar ki doğru da değil. ödüllerin kendilerine de inanmıyorum. sempatik ödüller bunun dışında ama. bir üniversitede oylama sonucu ‘en çok sevilen sanatçı’ gibi bir ödül aldım mı o mutlu ediyor beni.
-öyle bir noktada duruyorsun ki hayatında şuan, seni gerçekten ne mutlu eder bundan sonra diye düşünüyorum.
olgunlaştığımı hissediyorum. eskiden hırslı bir adamdım. ne istediğimi bilmeden hırslıydım üstelik. şimdi, yine ne istediğimi bilmiyorum ama hırssızım. sadece diyorum ki, güzel anlık hoş projelerde yer alayım, mümkün oldukça sevdiğim insanlarla çalışayım. mümkün oldukça sevdiğim insanlara vakit ayırayım. dünyanın en muhteşem aktörü, en ödüllü art direktörü ile çalışmama gerek yok. sevdiğim insanlar olsun etrafımda yeter.
-yeni filmin, 'istanmeyen tüyler'de de bu böyle olacak değil mi?
elbette. sevmediğim kimseyi yanımda tutmak gibi bir niyetim yok. geçmişteki insanları da seviyorum. uzun yıllardır birlikte vakit geçirdiğim insanlarla olmak istiyorum. biraz evvel ogün'le işte 15 sene öncesinden bahsetmek çok keyifliydi. nostalji hoşuma gidiyor. beraber süründüğüm insanların gelişimlerini görmekten, nerelere gelip neler yaptıklarını görmekten tüm bunları anmaktan mutluyum. şebnem ferah’ı, o daha ortaokuldayken seyrettiğim için mutluyum, pentagram'ın ilk konserlerinden birini seyrettiğim için, 20 sene önce beraber sahneye çıktığımız için mutluyum. eskiye sadığım. 30 yıldır görmediğim ama beraber misket oynadığım arkadaşlarımı hala çok seviyorum. gördüğümde hala sarılırım onlara. vefalı adamımdır. :)
-sahne ışıklarından uzak bir hayatı düşlediğin oluyor mu?
ikilemlerimden birisi o zaten. demin anlattığım gibi bu şöhretten yorulduğumu hissettiğim zaman, ya diyorum, sudan çıkmış balık gibiyim. halbuki bu koskoca dünyada her insan kendini ait hissedeceği bir yer bulabilir, kendi birlikte yaşamak istediği insanlarla kendi dünyasını kurabilir. o zaman da her zamanki gibi orta yolu bulma tarafındayım. tezimi bırakıp antitezime koşamam, sentez bulmam lazım. kış aylarını başka bir yerlerde geçirmek, dönem dönem müziğe ara vermek de bu nedenle kafama yatıyor ki o arayı verdim, şimdi özlemiş olarak döndüm müziğe. bunu tekrar yapacağım. madem ki çok sevdiğim şeyler azalıyor, bu azalan şeylerden biri müzik olmasın istiyorum. veya edebiyat azalmasın. onları gereğinden fazla sömürüp de köreltmek istemiyorum kendimi.
-yalnızlıktan korkar mısın?
yıllar boyunca hep yalnızlık yalnızlık yalnızlık diye tutturdum, sonra bir baktım ki pek de o kadar bayılmıyormuşum yalnızlığa. var yalnızlıkla ilgili derdim. tersiye ilgili de derdim oluyor ama. kimi zaman gün içersinde benim yalnız olmaya ihtiyacım oluyor. yakın arkadaşlarım bilir mesela, benim bugün yalnız olmaya ihtiyacım var derim, üstelemezler. rahatlıkla evden insanları kovabiliyorum. veya siz takılın ben gidiyorum deyip, kendi evimden gidebiliyorum. artık çekinmeden söylüyorum bunu.
-aile babası olma fikri nasıl geliyor sana? çoluk çocuk sesleri ve elbette evlilik? korkuyor musun hala?
çocuk kesinlikle istiyorum. evlilikten ise, artık korkmuyorum. hatta bir süredir düşünüyorum, sevgililik evlilikten daha zor galiba. evliliğin belirgin kuralları var, ne yapman gerektiğini biliyorsun. sevgililik o kadar belirsiz ve öyle kendine has bir dinamiği var ki, artık sevgililikten daha çok korkar oldum. evlilik daha yakın geliyor artık.
-nasıl bir eş olursun? evliliğin tinsel anlamına inananlardan mısın?
hayır, pek inanmıyorum sanırım ama evlenirsem evlilik kurumunun gerektirdiği kurallara uymaya çalışırım diye düşünüyorum. tamamını yapamam belki ama daha ortasını bulabilirim belki. sevgililikte yapamadım.
-aynı yaşama, -disosiyatif kişilik bölünmesi yaşamadan- kaç hayat sığdırabilirsin?
pek çok sığdırmakta fayda var. eğer ki farkındalıkla ilerliyorsan, gidip dönebiliyorsan ve gereğinden fazla ciddiye almıyorsan pek çok hayat yaşamalısın. ben 18 yaşında müziğe başlamış, 80 yaşına dek de müzikten başka bir şey yapmamış biri olmak istemiyorum. sevdiğim her şeyin toplamı olmak istiyorum. edebiyatın bir tarafını, müziğin bir tarafını, görselliğin, fotoğrafın bir tarafını, sinema var, onun da bir tarafını içine katmak isterim. başka ne severim ben? doğanın içersinde yaratıcı bir süreçte değil de çocukluğumdaki gibi, elimde bir kitap, bir hamakta üstümde günlerdir çıkartmadığım şortumla olmak da istiyorum. konserlerime annem gelir, konserden önce kuliste dizine yatarım, başımı okşar, onu da istiyorum. rockstar da olmak istiyorum. hepsinin bütünü olmak istiyorum.
ve röportajımız bitiyor. mehmet turgut’un objektifinin karşısına geçmeye hazırlanırken teoman, ben tüm konuştuklarımızı bir kere daha aklımdan geçiriyorum. o kadar sakin, o kadar dingin ve bir o kadar her şeyi kabullenmiş görünen bir adam vardı karşımda. biraz yorgun, belki biraz da kırgın. ama gözlerindeki pırıltıyı ve içindeki çocuğu hala koruyabilmiş. kafamdaki fon müziği sohbetle birlikte değişerek ilerliyor. röportaj bittiğinde kafamın içinde çalan parça ‘kim’ olarak kalıyor. ‘kim’ bitiyor ve ben de aşağıdaki neşeli gruba katılmaya iniyorum. aradan geçen günlerden sonra, 6,15 vapuruyla kadıköy’e geçmeye hazırlanırken şimdi, yeniden anımsıyorum tüm konuşmaları. ve sonra, ipod’umda ‘kim’ çalarken, vapurda yüzüme vuran rüzgar ile eşlik ediyorum…
‘biz büyür, dünya değişirken…’
| temmuz |
büyümem beklenmeden afiyetle yenmişim… deniz durukan / karakalem |
| 2008 |
|
çocuk gibi bir herifim… - / marie claire |
|
| 2007 |
|
teoman'la söyleşi - / - |
|
| temmuz |
biz büyür, dünya değişirken birsen birdir / yuxexes |
| 2008 |